Son yıllarda hayatımızın her alanında karşımıza çıkan bir kelime var. Sürdürülebilirlik, bir ürünün ambalajında, bir şirketin stratejik planında, bir belediyenin vizyon belgesinde, hatta günlük sohbetlerde bile bu kavramı duymadan geçirdiğimiz bir gün neredeyse yok. Peki, sürdürülebilirlik gerçekten neyi ifade ediyor? Neden bu kadar önemli? Ve en önemlisi, bu kavram havacılık gibi yüksek teknolojiye dayalı bir sektörde nasıl bir dönüşüm ve etki yaratıyor?
Sürdürülebilirlik, aslında temel iki sorunun etrafında şekilleniyor. Bugünün ihtiyaçlarınıkarşılarken yarının kaynaklarını tüketiyor muyuz, yarınlar için bu kaynakları koruya biliyor muyuz? Bu sorunun cevabı, bizi üç temel alan da düşünmeye zorluyor: çevresel, ekonomik ve sosyal sürdürülebilirlik. ‘Doğayı korumadan’ ekonomik büyümeden, uzun vadeli planlamadan ve toplumsal eşitliği gözetmeden sürdürülebilir bir gelecekten söz etmek mümkün değil.
Bu kavramın hayatımıza girişi ise sanıldığı kadar yeni değil. 1972 Stockholm Konferansı, çevre sorunlarının ilk kez küresel ölçekte tartışıldığı bir dönüm noktasıydı. Ardından 1987’de yayınlanan Brundtland Raporu, bugün hâlâ kullandığımız sürdürülebilirlik tanımını literatüre kazandırdı. 1992 Rio Zirvesi ile sürdürülebilir kalkınma devlet politikalarına girdi. 2015’te Birleşmiş Milletler, 17 Sürdürülebilir Kalkınma amacı ve alt amaçlarını (SKA) ilan ederek tüm dünyaya ortak bir yol haritası sundu.
Bu hedeflerin çoğu için belirlenen tarih 2030. Daha uzun vadeli olanlar için ise 2050, yani net sıfır karbon vizyonunun küresel miladı. Kısacası dünya, artık geri dönüşü olmayan bir dönüşümün içinde. Bu dönüşümün en kritik sınavlarından birini veren sektör ise hiç şüphesiz havacılık.
Gökyüzü, insanlığın en büyük hayallerinden biri olsa da karbon emisyonları açısından en zorlu alanlardan biri. Uçaklar, küresel emisyonların küçük bir yüzdesini oluştursa da yüksek irtifada salınan gazların iklim üzerindeki etkisi çok daha güçlü. Bu nedenle havacılık sektörü, sürdürülebilirlik tartışmalarının merkezinde yer alıyor.
Bugün artık “sürdürülebilir havacılık” dediğimiz yeni bir kavram var ve bu kavram, sektörün geleceğini yeniden şekillendiriyor.
Sürdürülebilir Havacılık Yakıtı (SAF), bu dönüşümün en kritik unsurlarından biri. Bitkisel yağlardan, tarımsal atıklardan, hatta bazı sentetik süreçlerden elde edilen bu yakıt, geleneksel jet yakıtına göre çok daha düşük karbon izi bırakıyor. Birçok havayolu, 2030’a kadar SAF kullanımını ciddi oranda artırmayı hedefliyor. Bazı ülkeler, belirli oranlarda SAF kullanımını zorunlu hale getirmeye başladı bile.
Avrupa Birliği, bu alanda en kapsamlı ve bağlayıcı düzenlemeyi hayata geçiren bölge olmuştur. ReFuelEU Aviation düzenlemesi kapsamında AB havalimanlarında yakıt ikmali yapan tüm havayolları için minimum SAF karışım oranları zorunlu tutulmaktadır. Bu oranlar 2025’ten itibaren %2 ile başlayacak, 2030’da %6’ya, 2050’de ise %70’e kadar yükselecektir. Bu düzenleme, küresel SAF politikalarının referans noktası olarak kabul edilmektedir.
Fransa, AB’den bağımsız olarak da erken dönemde SAF zorunluluğu getiren ülkelerden biridir. Ülkede 2022’den itibaren %1 SAF karışımı zorunlu hâle getirilmiş, 2030 için %10 hedefi belirlenmiştir.
Norveç, Avrupa’da SAF zorunluluğunu uygulayan ilk ülke olarak dikkat çekmektedir. 2020’den itibaren %0,5 oranında SAF kullanımı zorunlu tutulmuş, 2030 için %30 hedefi açıklanmıştır.
İsveç ise hem karbon vergileri hem de SAF zorunluluklarıyla bilinen bir diğer öncü ülkedir. 2021’de %1,7 ile başlayan zorunlu oranların 2030’da %27’ye ulaşması planlanmaktadır.
Bu ülkeler, sürdürülebilir havacılık politikalarının yalnızca gönüllülük esasına dayalı teşviklerle değil, bağlayıcı düzenlemelerle de desteklenmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
Bunun yanında elektrikli ve hibrit uçaklar, kısa mesafeli uçuşlarda devrim yaratma potansiyeline sahip gözükmekle birlikte, henüz ticari ölçekte yaygın olmasa da prototipler umut vericidir. Daha uzun vadede ise hidrojenle çalışan uçaklar, sıfır emisyonlu uçuşun kapısını açabilir. Airbus’ın 2035 için açıkladığı hidrojen uçak vizyonu, sektörün geleceğine dair sinyal niteliğindedir.
Havalimanları da bu dönüşümün dışında değil. Enerji verimliliği, atık yönetimi, karbon nötr operasyonlar ve yenilenebilir enerji kullanımı, artık modern havalimanlarının standartları arasında. Birçok havalimanı, güneş enerjisi santralleri kurarak kendi elektriğini üretmeye başladı. Uçakların yerde daha az yakıt tüketmesi için taksi sürelerini azaltan akıllı pist yönetim sistemleri geliştiriliyor.
Uçak tasarımlarında yapılan aerodinamik iyileştirmeler, daha hafif kompozit malzemeler ve daha verimli motorlar da emisyonları azaltan diğer önemli adımlar. Her bir kilogram ağırlığın bile yakıt tüketimini etkilediği bir sektörde, bu tür yenilikler büyük fark yaratıyor.
Tüm bu çabaların ortak bir hedefi var: 2050’de net sıfır atığa ulaşmış bir havacılık. Bu hedef iddialı, hatta bazılarına göre ulaşılması zor. Ancak unutulmamalı ki sürdürülebilirlik, yalnızca bir sonuç değil, bir yolculuk. Bu yolculukta atılan her adım, gökyüzünü biraz daha temiz, geleceği biraz daha güvenli kılıyor.
Bugün havacılık sektörü, tarihin belki de en büyük dönüşümünü yaşıyor. Bu dönüşümün başarısı ise yalnızca teknolojik yeniliklere değil, küresel iş birliğine, doğru politikalara ve toplumsal farkındalığa bağlı. Yolcuların tercihlerinden havayollarının stratejilerine, devlet politikalarından, uluslararası düzenlemelere kadar geniş bir yelpazede ortak bir irade gerekiyor.
Gökyüzünü korumak ortak sorumluluğumuz. Belki de geleceğin uçakları daha sessiz, doğa için daha temiz, daha verimli olacak. Belki de bir gün gökyüzüne baktığımızda sadece bulutları değil, sürdürülebilir bir dünyanın mümkün olduğunu göreceğiz.
Öğr. Gör. Gülşen TÜRKÇE
