Lefkoşa
İhraç Bir Ceza Değildir

İhraç Bir Ceza Değildir

Artan suç tartışmasına ceza hukuku ve anayasa açısından bakmak

31 Temmuz 2026 günü Minareliköy, Haspolat ve Gönyeli’de yapılan muhaceret denetimlerinde on üç kişi tutuklandı. Biri Pakistan, beşi Nijerya, yedisi Bangladeş uyruklu. Aynı gruptaki bir kişinin 11 Mart 2019 tarihinden itibaren, iki bin altı yüz doksan dokuz gündür ülkede izinsiz yaşadığı tespit edildi.

Yedi yıldan fazla. O kişi bu süre boyunca bir yerde kaldı, büyük olasılıkla çalıştı, kira ödedi, hastaneye gitti, alışveriş yaptı. Devlet bunların hiçbirini görmedi. Gördüğü an ise planlı bir çalışmanın değil, rutin bir denetimin sonucuydu.

Aynı iki hafta içinde başka olaylar da yaşandı. 3 Ağustos’ta Lefkoşa Taşkınköy’de bir süpermarkette bir kadın, yirmi üç santimetrelik bir bıçakla baş, boyun, göğüs ve karın bölgelerinden defalarca yaralandı. Zanlının olaydan yalnızca dört gün önce, 30 Temmuz’da adaya giriş yaptığı belirlendi. 6 Ağustos gecesi Girne’de bir apartmanın otoparkında üç bin liralık bir alacak meselesi yüzünden çıkan tartışmada kırk yaşındaki bir erkek bıçaklanarak öldürüldü; tutuklanan yedi kişinin Bangladeş, Türkmenistan, Azerbaycan ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğu açıklandı. 1 Ağustos sabahı Doğancı’da on sekiz yaşındaki bir erkek, birlikte yaşadığı kırk sekiz yaşındaki kadını darp etti; kendisini yatak odasına kilitleyen kadın, kapının zorlandığını duyunca dört metre yükseklikteki pencereden atladı ve bel kemiği kırığı ile beyin kanaması geçirdi.

Bu noktada dikkati basının yarattığı ırkçılığa çekmek gerekir. Zira basın ne hırsızlıklarda ne de yukarıda bahsedilen son olayda ırk belirtmemiştir.

Uyruk ne zaman haber olur?

Kamuoyunda özellikle basın aracılığı ile “suç arttı” cümlesi ile “yabancı nüfus arttı” cümlesi neredeyse aynı anlama gelecek biçimde kullanılıyor. Oysa iki haftalık bir gazete taraması bile bu eşitliği doğrulamıyor. Şiddet olaylarının bir kısmında failin uyruğu hiç yazılmıyor, çünkü fail yerli olduğunda uyruk haber değeri taşımıyor. Aynı iki hafta içinde altmış iki (62) yaşındaki bir kişi üç yüz bir liralık içki ve sigara çaldığı için, altmış dört (64) yaşındaki bir başkası dokuz yüz liralık tıraş bıçağı çaldığı için tutuklandı. Bu iki olay kimsenin güvenlik tartışmasına girmedi.

Buradan iki sonuç çıkar. Birincisi, uyruk bilgisi seçici biçimde yayımlandığı için basına dayanarak “yabancılar suç işliyor” demek yöntemsel olarak savunulamaz. İkincisi, ve daha rahatsız edici olanı, KKTC bu tartışmayı doğrulanabilir veri olmadan yürütüyor. Suç istatistiklerinin düzenli, karşılaştırılabilir ve kamuya açık biçimde yayımlanmaması, tartışmanın tamamen algı üzerinden ilerlemesine yol açıyor. Veriyi yayımlamayan devlet, korkuyu yönetme hakkını da kaybeder.

Sorun cezanın ağırlığında değil

Her suç dalgası tartışmasında ilk önerilen şey cezaların artırılmasıdır. Bu öneri rahatlatıcıdır çünkü hiçbir şey yapmayı gerektirmez. Yasa metnindeki sayıyı büyütmek, denetim örgütü kurmaktan, personel yetiştirmekten ve kayıt sistemi işletmekten çok daha kolaydır.

Ancak yukarıdaki rakam ortadayken ceza artırımının caydırıcı olacağını savunmak zor. İki bin altı yüz doksan dokuz gün boyunca yakalanmayan bir kişi için cezanın bir yıl mı üç yıl mı olduğu anlamsızdır, çünkü o kişi yakalanma ihtimalini zaten sıfıra yakın hesaplamaktadır. Caydırıcılığı üreten şey yaptırımın ağırlığı değil, yakalanma olasılığının yüksekliğidir. Ceza hukukunun bu en eski bulgusunu KKTC örneği neredeyse deney koşullarında doğruluyor.

Aynı iki haftada Gönyeli’de yapılan iki ayrı kontrolde tespit edilen kişilerin izinsiz ikamet süreleri yüz kırk sekiz, iki yüz altı, iki yüz elli bir, dört yüz yirmi dört ve bin üç yüz yirmi gün olarak açıklandı. Bunlar bir denetim sisteminin başarısını değil, bir denetim boşluğunun büyüklüğünü gösteren sayılardır.

İhraç bir ceza değildir

Kamuoyu tartışmasındaki asıl hukuki karışıklık burada. “Suç işleyeni sınır dışı edelim” cümlesi bir ceza politikası gibi kurulur, oysa ihraç bir ceza değil, idari bir tedbirdir. Amacı kamu düzenini korumaktır, cezalandırmak değil.

Bu ayrım yorum meselesi de değil. Anayasa’nın 16. maddesi kişinin özgürlüğünden yoksun bırakılabileceği halleri tek tek sayarken, mahkûmiyet kararına dayanan tutukluluğu (16(2)(a)) ile “bir yabancının sınırdışı edilmesi veya geri verilmesi işlemine girişilmesi nedeniyle” uygulanan tutukluluğu (16(2)(e)) ayrı bentlerde düzenlemiştir. Anayasa koyucu bu ikisini aynı kategoriye koymamıştır.

Bunun pratik sonucu ağırdır. İhraç kovuşturmanın yerine geçtiğinde mahkûmiyet oluşmaz, sabıka kaydı doğmaz, tazminat hükmü kurulamaz. Fail ülkeden çıkar ve dosya kapanır. Mağdur ise Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan mahkemeye başvurma ve makul sürede yargılanma hakkını fiilen kullanamaz. Devlet, kendi denetim yükünü mağdurun sırtına yıkmış olur.

Sınır dışı etmek adalet dağıtmak değildir. Sorunu görüş alanının dışına taşımaktır.

Deport tehdidi neden caydırmıyor

İhracın caydırıcı sayılabilmesi için failin durumunu kötüleştirmesi gerekir. Zaten kaçak yaşayan, kayıtsız çalışan, sağlık hizmetine erişemeyen bir kişi için ülkeden çıkarılmak çoğu zaman bir kayıp değil, başlangıç noktasına dönüştür. Yaptırım olarak tasarlanan şey, uygulamada bedelsiz bir çıkış kapısına dönüşebilir.

Tehdidin ikinci zayıflığı, çoğu zaman gerçekleşmemesidir. 31 Temmuz denetiminde tutuklanan on üç kişi hakkında ihraç işlemlerinin başlatıldığı, ancak sonuçlanmadığı mahkemede belirtildi. İhraç kararı almak ile onu infaz etmek arasında ciddi bir boşluk var ve bu boşluk yıllarla ölçülüyor.

Üçüncü zayıflık ise düzenlemenin kendisinden geliyor. 18 Mayıs 2026 tarihli Yabancılar ve Muhaceret (Değişiklik) Yasası ile 26 Mayıs – 9 Temmuz 2026 arasında uygulanan af kapsamında, hakkında çıkarılma kararı bulunmasına rağmen çeşitli nedenlerle deport işlemi gerçekleştirilememiş yabancılar da başvuru yapabildi. Yani ihraç kararı kesin bir sonuç değil, koşullara göre geri alınabilen bir statüdür. Yakalanma ihtimali düşük, infaz ihtimali belirsiz ve sonucu affedilebilir bir yaptırımın karar anında hesaba katılmasını beklemek gerçekçi değildir.

Önce infaz, sonra ihraç

Buradan çıkarılması gereken sonuç ihraçtan vazgeçmek değil, onu doğru sıraya koymaktır. İhraç, kovuşturmanın ve cezanın alternatifi olarak kullanılamamalıdır. Ceza yargılaması tamamlanmadan ve hüküm infaz edilmeden idari çıkarma işlemi uygulanmamalıdır.

Bu kuralın en büyük avantajı, uyruk ayrımı yapmamasıdır. Mantığı “yabancı daha ağır cezalandırılsın” değil, “hiç kimse yargılamadan kaçamasın” biçimindedir. Anayasa’nın 8. maddesindeki eşitlik ilkesi karşısında sorun çıkarmaz.

Akla gelen ilk itiraz, kişinin hem cezasını çekip hem ihraç edilmesinin iki kez cezalandırma anlamına geleceğidir. Anayasa’nın 18(2) maddesi aynı eylemden dolayı iki kez cezalandırmayı yasaklar. Ancak ihraç, 16(2)(e) uyarınca ceza değil idari tedbir olduğu için bu yasak devreye girmez. İnfazdan sonra uygulanan ihraç mükerrer ceza sayılmaz.

İkinci itiraz maliyettir. Hapis pahalıdır, cezaevi kapasitesi sınırlıdır ve devletler tam da bu yüzden çıkarmayı tercih ederler. Bu itiraz dürüsttür ama eksiktir, çünkü cezasızlığın maliyeti hesaplanmaz. Yalnızca görünmez.

Ağır suçlarda kalıcı giriş yasağı

Bir adım daha atılmalıdır. Cinayet, cinayete teşebbüs, cinsel suçlar ve ateşli silahlarla ilgili suçlardan mahkûm olup cezasını çektikten sonra ihraç edilen kişilerin ülkeye bir daha girememesi gerekir.

Gerekçesi şudur. Yabancının ülkeye giriş hakkı anayasal bir hak değildir. Anayasa’nın 22. maddesi yurda girme ve çıkma özgürlüğünü yurttaşlara tanır ve hiçbir yurttaşın isteği dışında ülke dışına çıkarılamayacağını söyler. Yabancı bakımından giriş, hak değil koşullu bir izindir. Anayasa’nın 13. maddesi ise yabancıların hak ve özgürlüklerinin uluslararası hukuka uygun olarak yasa ile kısıtlanabileceğini açıkça düzenler. Kalıcı giriş yasağı bu düzlemde kurulur, ceza düzleminde değil.

Ölçütün suçun ağırlığı olması ayrıca önemlidir. Anayasa’nın 18(3) maddesi hiçbir yasanın suçun ağırlığı ile orantılı olmayan bir ceza koyamayacağını söyler. Bir ayrım failin kimliğine değil fiiline dayandığında bu ölçüte uyar. Uyruğa göre ceza artırımı öneren yaklaşımlar ise tam tersine, ölçütü fiilden kimliğe kaydırdıkları için hem 8. hem 18(3) maddesiyle çatışır. Yabancı olduğu için daha ağır ceza verilmesini savunmuyorum. Ağır suç işlediği için bir daha giriş izni verilmemesini savunuyorum. Aradaki fark hukuken belirleyicidir.

Bu düzenlemenin üç sınırı da baştan konmalıdır. Yasak yasada sayılan suç kataloğuna dayanmalı, idarenin takdirine bırakılmamalıdır; Anayasa’nın 13. maddesi kısıtlamanın yasa ile yapılmasını arar. Yasak kesinleşmiş mahkûmiyete bağlanmalı, şüpheye veya soruşturma değerlendirmesine değil; aksi halde 18(4) maddesindeki masumiyet karinesi bir idari işlemle aşılmış olur. Ve yasak mutlak olmamalıdır. Anayasa’nın 19. maddesi özel hayata ve aile hayatına saygı hakkını “herkes” için tanır, yalnızca yurttaşlar için değil. Ülkede eşi ve çocuğu bulunan bir kişi bakımından süresiz ve istisnasız bir yasak bu maddeyle çatışır. Yargısal denetim yolu açık kalmalı, dar bir istisna mekanizması bulunmalıdır.

Affın kendisi değil, mimarisi hatalıydı

Mayıs 2026 affına yöneltilecek eleştiri “af çıkarılmamalıydı” değildir. Devlet infaz edemediği binlerce ihraç kararıyla baş edemediği için düzenleme yaptı. Bu bir tercihten çok bir kapasite itirafıdır ve teşhis olarak da doğrudur.

Sorun süzgecin nerede kurulduğudur. Başvurular Polis Genel Müdürlüğü tarafından kamu düzeni ve güvenliği açısından değerlendirildi. Yani bir filtre vardı, ama yasal ve kategorik değil, idari ve takdirî bir filtreydi. İkamet iznini aşan bir kişi ile şiddet suçundan hakkında ihraç kararı bulunan bir kişi aynı başvuru kapısından geçti; aralarındaki farkı yasa değil, ilan edilmemiş bir ölçüt belirledi.

Ağır suç kataloğu yasanın kendisinde sayılıp mutlak istisna olarak düzenlenseydi, ne bu yük idarenin sırtına binerdi ne de kamuoyunda “suçlular affedildi” algısı doğardı. Şeffaf olmayan bir ölçüt keyfîlik üretir. Keyfîlik de eşitsizlik.

Bilgi kısılınca boşluğu ne doldurur

Bütün bunlar, Ceza Muhakemeleri Usulü’nde Mayıs 2026’da yapılan değişiklikle aynı döneme denk geldi. Cumhurbaşkanı tarafından bir kez geri gönderilen tasarı, 25 Mayıs 2026’da düzenlenerek Genel Kurul’da kabul edildi. Tartışmanın merkezindeki 23/B maddesi soruşturma aşamasındaki bilgi, belge ve görüntülerin yayımlanmasına sınırlama getiriyor.

Masumiyet karinesini korumak meşru bir amaçtır ve soruşturma aşamasındaki teşhirin yarattığı zarar gerçektir. Ancak Anayasa’nın 26(4) maddesi şunu söyler: yargı görevinin amacına uygun yerine getirilmesi için, yasa ile belirtilecek sınırlar içinde, mahkeme veya yargıç tarafından verilecek kararlar saklı kalmak üzere, olaylar hakkında yayın yasağı konamaz. Anayasa yayın yasağını mümkün kılar, ama onu yargısal karara bağlar. Yasa yalnızca sınırı çizer; yasağı koyan yargıçtır. Doğrudan yasadan doğan genel ve soyut bir yayın kısıtlaması bu kalıba oturmaz. 23/B’nin anayasaya uygunluğu tartışılırken sorulması gereken soru budur.

Meselenin güvenlik tartışmasıyla bağı da burada kuruluyor. Kamuoyu suç hakkındaki bilgiyi resmî ve doğrulanabilir kaynaklardan alamadığında, o boşluğu söylenti doldurur. Söylenti ise her zaman en görünür azınlığı hedef alır. Suç istatistiklerini yayımlamayan, soruşturma bilgisini de kısıtlayan bir devlet, yabancı düşmanlığını engellemiş olmaz. Onu denetimsiz bırakır.

Sonuç

Bu yazıda üç şey söylemeye çalıştım. İhraç bir ceza değildir ve ceza yerine kullanıldığında mağdurun hakkını yok eder. Caydırıcılığı üreten şey yaptırımın ağırlığı değil, yakalanma olasılığıdır ve KKTC’de bu olasılık düşüktür. Ağır suçlardan mahkûm olanlara kalıcı giriş yasağı getirmek anayasal olarak mümkündür, ancak yasayla, mahkûmiyete bağlı ve yargısal denetime açık biçimde kurulmak şartıyla.

Bir noktayı da açıkça söylemek istiyorum. Bu tartışma yürütülürken en kolay yol, sorunu bir grup insanın varlığına indirgemektir. Kolaydır çünkü hiçbir kurumsal maliyeti yoktur. Oysa iki haftalık tabloya bakan herkes görür ki bu ülkedeki şiddet suçlarının failleri arasında yıllardır burada yaşayanlar da, hiç yabancı olmayanlar da vardır; üç yüz lira için hırsızlık yapan altmış yaşındaki insanlar da vardır. Bunların hepsini tek bir başlıkta toplamak analiz değil, kestirmedir.

Hukukçunun işi kestirmeye direnmektir. Devletin yapamadığı şeyi yapabildiği şeyle karıştırmamak, idari bir işlemi cezanın yerine koymamak, ve bir yaptırımı sertleştirmeden önce onun neden hiç uygulanmadığını sormak. Bugün KKTC’de eksik olan ceza değil. Tespit, kayıt ve infaz.

Öğr. Gör. Bahire Gülenay

Image link
Bizimle İletişime Geçin

Hafta içi her gün 09:00 - 17:00

Size Ulaşalım

Aday bilgi formumuzu doldurun, size geri dönüş yapalım.

En geç 1 iş günü içerisinde iletişime geçiyoruz.